"Annem ölmüş bu sabah, belki de dün gece, bilmiyorum"
Albert Camus'un varoluşçuluğu absürtleştirdiği "Yabancı" isimli eserinden uyarlanan bu filmi anlamaktan ziyade sorgulamaya çalışmak önceliğimiz olacaktır.
Yabancı olmak yabancılaşmak kavramı öncelikli olarak Marx ile hayat bulsa da üretim süreçlerinde devrim yaşandığı dönemlerde Taylorizm ve Fordizm gibi işçi-tüketici, işçi-patron ilişkilerini ele alan tüm fikirlerde insanın kendi doğasına yabancılaşması olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada asıl tartışma konusu, suçun topluma yabancılaşan insanda mı yoksa onu topluma yabancılaştıran düzende mi olduğudur. Çünkü birçok filme, kurama, düşünceye konu olan yabancılaşma sürecinde sisteme ayak uyduramayan veya bu sisteme karşı olanların toplumda sosyal dışlanmaya maruz kalacağı veya ötekileştirileceği kaçınılmaz bir son olmakla birlikte bu bazen Althusser'in deyişiyle "Devletin ideolojik aygıtları" yoluyla somut olarak, bazen de Laswell'in "hipodermik iğnesiyle" soyut olarak gerçekleşmektedir. Bu süreçte sosyal dışlanmayı kabul edip karşı çıkma cesareti gösteremeyen korkak bireyleri yani yığın haline gelene toplumu Baudrillard "Sessiz Yığınların Gölgesinde & Toplumsalın Sonu" kitabında "her türlü anlamdan yoksun kalabalıklar" olarak tanımlamaktadır.
Varoluşçu anlayışa göre içgüdülerinin esiri olan bir insan dünyadaki kaosun farkına vardığında bu durum onu anlamsız bir çıkmaza sürükler. Camus, insanların toplumda belli normlara bağlı bir şekilde yaşadığını ancak yaşamın sonunda ölümün olmasının kişiyi hayata ve kendine yabancılaştırdığını öne sürmektedir. Edebi anlamda yabancılaşma, kişinin kendisine ait olanı kendisinden bağımsız olarak görmesidir. Doğadan ve toplumdan kopan insan kendi gerçeklikleriyle yeni bir dünya inşa ettiğinde bu olumlu anlamda bir yabancılaşma olarak gözükebilir. Ancak Musa gibi toplumsal sistemin yabancılaştırdığı insanlar emeklerini birer nesne olarak görerek kendi emeğine, ilişkilerine ve dünyaya yabancılaşmaktadır. Musa da her şeyden kendini soyutlamış bir birey olarak rutinlerine bağlı olan ve farkındalığı yüksek bir karakter olarak karşımıza çıkmaktadır. Onun için yaşam ile ölüm arasında bir fark yoktur...
"İnsan, insan olma merhalesine yaklaştığı oranda daha fazla yalnızlık hisseder." - Ali Şeriati
Jean Baudrillard'ın deyişiyle "Simularkların" gerçeğin ötesinde toplumsal alanı çevrelediği bu zamanlarda çoğu zaman gerçek olanın ne olduğunu fark edememekten ziyade artık kopyanın kopyasının olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz. Konuyu buraya getirmemin amacı kelle adamların oluşturduğu Frankfurt Okulu'nun avazları çıktığı kadar bağırdığı kültür endüstrisi tam olarak burada karşımıza çıkmaktadır. Artık gerçeğin yerini sahtesi almıştır ve bizim için anlamı olan her şey kültür endüstrisi tarafından bir meta olarak konumlandırılmıştır. Bu düzen içerisinde bireyler eğlence sektörünün büyüsüne kapılarak üretim - tüketim dengesini devam ettirmektedir. Okulun has ağalarından Marcuse, teknolojinin insanları denetim altına aldığını ve erk kimin elindeyse bireylerin onların yönlendirmesiyle sözde özgür iradeleriyle (Spinoza babaya selam) yaşadığını söylemektedir.
Yaşadığımız bu dünyada çektiğimiz acının temelinde küreselleşme zırvasına uyum sağlamak zorunda bırakılmamız ve kendi gerçekliğimiz yerine bize sunulan saçmalıkları kabul etmeye zorlandığımızın farkında olmamızın yattığını söyleyebiliriz. Yani asıl sıkıntı bunun farkında olmak çünkü farkında olduğunuzda Elliot (Mr.Robot) gibi "F*ck society" diye bağırasınız gelebilir ve kendi gerçekliğinizi kurarak topluma yabancılaşmaya başlayabilirsiniz. (Aslında bu hakikat)
Günümüzde küreselleşmenin en önemli silahı olan medya, sermaye sahipleri tarafından bireylerin bilinç akışını durdurmaya yönelik kullanıldığı için yığınlar, toplumun sesi olmak yerine toplumu ezenlerin sesi olan, bireylerin zihnini körelten ve onu insan yapan değerlerden uzaklaştıran, bizleri yalnızlaştıran medyanın kendilerini yönlendirmelerine rıza (Gramshi ağama saygılar) göstermektedir. Yani ruhun teolojik anlamını bir kenara koyacak olursak bizi insan yapan ruhumuz bedenimizden ayrılmış ve uzaklarda olduğu için bir türlü kavuşamıyoruz gibi bir yazgı. İçinde bulunduğumuz bu çağ, bu beton ve insan yığını beni ve Musa ağamı bir girdap gibi yutuyor, bizi insan yapan değerleri bir meta haline getirmeye çalışıyor.
Savcı: İnsan ruhu bu kadar da boş olamaz.
Musa: Ya bu kadar boşsa?
Filmin ana karakteri Musa, yaptığı eylemlerin farkında olan ve neye inanıp neye inanmadığını bilen sadece ölüm ile yaşam, aşk ile nefret gibi birbirine zıt kavramların arasında bir fark olmadığını düşünmektedir. Aslında filmin başından itibaren varlığını reddeden ve var olmak ile yok olmak arasında fark görmeyen Musa, annesinin ölümünde bile kılını kıpırdatmayarak duygunun da varlığını reddettiğini ve anlamsız bulduğunu bize göstermektedir. Hatta "Her insan yakınlarının ölümüne biraz sevinir, bu annesi olsa bile." diyerek toplumsal ahlaki normlara kafa atan bir bakış açısını bize sunmaktadır. Beraber çalıştığı hanımefendiyle arasında geçen bir konuşma bize evlenip evlenmeme arasında da bir fark görmediğini verdiği şu cevaplarda gösteriyor.
Sinem: Benimle evlenmek ister misin?
Musa: Benim için fark etmez, eğer sen istiyorsan evleniriz.
Sinem: Peki beni seviyor musun?
Musa: Bilmiyorum.
Sinem: Öyleyse neden evleneceksin?
Musa: Bunun bir önemi yok. İstiyorsan evleniriz.
Sinem: Evlilik ciddi bir iştir.
Musa: Değildir.
En etkileyici sahnelerden birinde tahliye sırasında savcıyla gerçekleştirdiği sohbette Musa, kendisine Tanrı hakkında sorulan soruya Tanrı kavramının düşünmeye değer bir konu olmadığını söylemektedir. Musa aslında Tanrı özelinde bir problemi olan bir karakterden ziyade her konuya eşit şekilde yaklaşan biri olarak karşımıza çıkıyor. Yani onun için Tanrı'yı düşünmek ve akşam eve giderken ne alacağını düşünmek arasında bir fark yoktur. Bunun altında birlikte yaşadığı toplumdan tam anlamıyla yabancılaşan Musa'nın daha önce tartışılmış kavramlara da yabancılaşıp onları kendi zihninde yeniden tasarladığı yatmaktadır. Musa kendini her şeyden arındırmayı başarmış ve birey olmayı en basite indirgeyebilmiş eşsiz bir karakter olarak ütopik ve distopik dünya arasında bir yerlerde rutin hayatına devam ediyor.
Son olarak; bir aileyi katletmekten idam cezasına çarpıldığında bile bunu önemsemeyen Musa için zaten yaşam ile ölüm arasında bir fark yoktu... Musa'nın yaptığı eylemlerinde bir neden aramayan sadece yapmak için yapan bir karakter olarak eylemlerinin değil düşüncelerinin kendisine sorun çıkardığını görmekteyiz. Çevresindeki insanlar bir aileyi katletmesini normal karşılasa da annesinin ölümüne sevinmesini doğal karşılayamaz. Evet, bir aileyi katletmesinin normal karşılandığı bir dünyada yabancılaşan Musa mıdır yoksa toplumun kendisi mi?
Yorumlar
Yorum Gönder