Ana içeriğe atla

Severance: Eşref-i Mahluk vs Homo Economicus

 


Günümüz modern toplumlarının proletaryası beyaz yakaların iş dünyası, bu dizide rahatsız edici mesajlarla, dram ve kara mizahın lokum tadında birleşmesi sonucu sürükleyici bir şekilde anlatılmıştır. Hatta Apple TV nin en baba dizilerinden biri olan bu yapıtta beyaz yaka çalışanlar kendi iş dünyasından bir şeyler bulmuş olsa gerek ki bu dizi baya tutmuş gözüküyor. 

İnsan olmanın en temel özelliklerinden biri, duygu ve hislerimizi özgürce yaşayabilmemizdir. Ancak modern hayatın getirdiği hız ve koşullar bizi bu doğallıktan uzaklaştırarak her adımda orijinal benliğimizi gölgede bırakıp yeni bir kimlik yaratmaya zorluyor. Özellikle bu dönüşümün, iş yeri politikalarının bir parçası haline geldiğini ve zorunlu tutulduğunuzu hayal edin. 

Dizi merkezinde bir dram barındırmakla beraber, iş hayatında sürekli duyulan "dışardaki hayatını buraya getirme" lafını severance ile yani ayırma ile kökten çözüldüğü, işverenler için "ideal şirket" ütopyasının gerçekleştiği bir evreni bize anlatıyor. Ayırma işlemi bu şirkette işe başlayan tüm çalışanlara gönüllü olarak yapılmakla beraber işlem sonucu sosyal hayatta yaşanılan anıları işe, işte yaşanılan anıları sosyal hayatta hatırlamadığınız bir zihin ayırmasını içermektedir. Müthiş değil mi evde iş stresi yaşamadığımız bir evren? Dizide bazı çalışanlar para için bunu yaparken başrol Mark S. abimiz yaşadığı acılar sebebiyle bir nevi hayattan uzaklaşmak için bu şirkette çalışmaya başlamaktadır. Dizide Lumon isimli bu şirket (gerçek dünyanın Apple'ı) günümüz dünyasının kapitalist ve adem-i merkeziyetçi yönetici profilini tiye almaktadır. Çalışanlar işi neden yaptıklarını, yaptıkları işi, diğer departmanları, yapılan işin sonucunu, dışarıdaki hayatlarını bilmemekte, Marx ağamın deyişiyle tamamen yabancılaşmış bir vaziyette kendisine söyleneni yapmaktadır. 

Şimdi gelelim dizideki mesajlara, çoğu insanın yöneticilerden sıkça duyduğu tavsiye: “Özel hayatını işe yansıtma, dışarıda dünyanın en boktan gününü yaşasan da bu dışarıda kalmalı.” Yani iş dünyasında insanın zayıf ve duygularının esiri değil; çözüm odaklı, hırslı, duygularını kontrol edebilen tarafı kabul görüyor. Peki neden? Yine Marx ağanın deyişiyle günümüz toplumunda bizler eşref-i mahluk olan insan değil homo economicus olan insanız. Eşref-i mahluk olan insan bizim medeniyet anlayışımızda "zora düşünce sosyal çevresi tarafından kaldırılan" "Yaratılanı severim yaratandan ötürü" felsefesiyle binlerce yıldır bizim özümüzü oluştursa da Batı'da 19.yy ile "hümanizm" olarak ortaya çıkmış bir düşüncedir. Evet eleştirdim, batının insanlık anlayışını eleştiriyorum çünkü bizim bu konuda onlardan öğrenecek bir şeyimiz yok. Bunu okuyup "hass ordan" diyen varsa da tartışmak isterim. Homo economicus ise Stuart Mill ile başlayan iktisat tartışmalarında ortaya çıkan "iktisadi yaşamda rasyonel davranan insan" anlamına gelen bir kelimedir. Ürettiği ve tükettiği sürece, paylaştığı değil biriktirdiği sürece insan olan pozitivist, adem-i merkeziyetçi yapıdaki insan modelidir. Birikim anlayışı da aslında Weber'in şahane eserinde bahsettiği protestanlığın kalvinist tarikatına ait bir görüştür bu da kapitalizmin felsefi çıkış noktasını oluşturmaktadır. Maalesef iş dünyasında adem-i merkeziyetçi görüş hakimdir ve bunun adı da profesyonelliktir. Bir beyaz yaka olarak beni en çok korkutan konulardan biri olan kariyer aşığı olup sosyal hayattan kopmak, aileyi ikinci plana atmak, çocuk yaparken işi düşünmek, işten sonra bile iş ile ilgili çalışmak, sosyal medyayı linkedin gibi kullanmak, kurumsal maskeyi 24 saat çıkarmamak... düşündükçe kahroluyorum, rezil bir durum. Allah göstermesin.


Dipnot: Mesela modern topluma nefes terapisi diye satılan şeyler binlerce yıldır tasavvufta da vardır. Yani burada yaptığınız işi nasıl pazarladığınız ve seçtiğiniz kitle mesleğinizi farklı şekillerde isimlendirebilir; nefes terapisti veya hoca/gavs/pir/allame. (Buralara nereden geldin diye soracak olursan bu çok uzun bir medeniyet çatışmasına; endülüs alimlerinden İbni Rüşd'ün Averroes olarak kakalanmasına kadar gider ama bu seferlik konudan çok çıkmayacağım.)


Modern toplumda kabul edilen ideal çalışan olmak dizide daha kolay gibi duruyor çünkü bizler yıllardır çip olmadan kendi imkanlarımızla iş-sosyal hayat dengesi sağlamaya çalışıyoruz. İngiliz sosyolog ve filozof Bentham'ın tasarladığı panoptikon hapishane modelinde modern toplumlar birer hapishane, homo economicuslar ise sürekli gözetlendiğini düşünen, ve bu yüzden normların dışına çıkamayan basit bir canlıdır. Fuko ağa yani Foucault (boğaziçi sosyoloji linç gelmesin) bu tezi geliştirerek müthiş bir toplum modeli de ortaya koymuştur. İş dünyası da aslında birer panoptikondur, sürekli izlendiğimizi (abi IT bizim bilgisayarları izliyor) ve değerlendirildiğimizi düşünürüz, hedeflerimiz vardır ve hedeflerimiz ne kadar tutarsa o kadar insan oluruz. Dizide Mark S. in ve ekibinin de hedefleri vardır, sürekli olarak bilgisayarda sayıları yok etmeye çalışırlar ve biz bunun ne anlama geldiğini 2.sezonun finalinde görebiliyoruz. Bu yapılan sadece bir iş değil, tüm insanlığı çipleme ideali olan bir projenin bir parçasıdır. 


Dizi iki sezon boyunca arka planda bir kimlik arayışını tartışmaktadır. Günümüzde bile çoğu insan için "o aslında dışarıda hiç öyle biri değil" deriz ya hani ee peki içeride niye öyle? Bizim tek bir kimliğimiz yok mu? Bize birden fazla kimlik yükleyip benlik çatışmasına sokan modern dünya çözüm yolu olarak bize tükettirmektedir. Tabi bu benlik çatışmasını hissetmek, bunun farkında olup rahatsız olmak homo economicusların değil eşref-i mahlukların problemidir. (Homo economicusa ver tüketsin, kıyafet ver müzik ver akım ver, hiçbir şey üretemez hiçbir şey düşünemez yani düşünür ama özgür iradesi değildir. Zaten özgür irade diye bir şey mi var Spinoza baba?) Basit tüketim alışkanlıklarıyla bizi mutlu etmeye çalışmakta hatta dizide olduğu gibi zorla ödüllendirmektedir. Çalışanların zorla dans ettirildiği ve şekerle ödüllendirildiği sahneler bireylerin basit zevklerle manipüle edildiğini göstermektedir ancak Burt ve Irving'in duygusal yakınlaşması ise bize baskı dolu ortamların bile insani duyguları bastıramayacağını göstermektedir. (Evet bastırılamaz çünkü bizler robot değiliz hayatının merkezine şirkette çalışmayı koyan kurumsal yaka kartlı homo economiscus pardon berry hibiscus kız sdsfs.)


Tabi bizim burada yaşadığımız iş dünyası ile Amerika arasında inanılmaz bir insanlık farkı var. Sendikal süreçler, haklar vs.  O yüzden biz yarı eşrefi mahluk yarı homo economicus olarak mixlenmiş bir iş dünyası ile imtihan ediliyoruz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zebercet: Ne Ölmüştür Ne Sağdır

               "Adım Zebercet. Oysa ben sizinkini bilmiyorum. Gecikmeli Ankara treniyle geldiniz üç gün önce.                  Kaydınızı yapamadım; adınızı söylemediniz. Döneceğinizi biliyorum gittiğiniz köyden,                                    Hacırahmanlı'dan. Bir haftaya kadar dönerim dediniz."           Filmin başlangıcında Zebercet'in bu tiradı aslında bize filmin akışını da özetliyor. Bu adam film/kitap boyunca bu kadının gelmesini bekliyor ve bir süre sonra acı bir şekilde yalnızlığının "farkına varıyor". "Farkına varıyor" fiilini kullandım çünkü bu tür durumlarda sen farkına varana kadar aslında bir sorun yoktur. Ama farkına vardığında acı peşini bırakmayabilir. Mathieu Kassovitz abimizin ölümsüz eseri "La Haine"de anlatılan, bir gökdelenden aşağı dü...

Yazgı: Var Olmayı Reddetmek

                                             "Annem ölmüş bu sabah, belki de dün gece, bilmiyorum"     Albert Camus'un varoluşçuluğu absürtleştirdiği "Yabancı" isimli eserinden uyarlanan bu filmi anlamaktan ziyade sorgulamaya çalışmak önceliğimiz olacaktır.       Yabancı olmak yabancılaşmak kavramı öncelikli olarak Marx ile hayat bulsa da üretim süreçlerinde devrim yaşandığı dönemlerde Taylorizm ve Fordizm gibi işçi-tüketici, işçi-patron ilişkilerini ele alan tüm fikirlerde insanın kendi doğasına yabancılaşması olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada asıl tartışma konusu, suçun topluma yabancılaşan insanda mı yoksa onu topluma yabancılaştıran düzende mi olduğudur. Çünkü birçok filme, kurama, düşünceye konu olan yabancılaşma sürecinde sisteme ayak uyduramayan veya bu sisteme karşı olanların toplumda sosyal dışlanmaya maruz kalac...