Ana içeriğe atla

"İçimdeki Deniz"


 "İçimdeki Deniz" Film Analizi

İçimdeki Deniz, geçirdiği kaza sonucu tetraplejik durumda olan eski bir gemi makinistinin ötenazi isteğini ve hayatının son dönemlerini konu alan, 2004 yılı İspanya yapımı bir sinema filmidir. Bu çalışmada İçimdeki Deniz adlı sinema filmi, sosyolojik bakış açısı ile sosyolojik kuramlar temelinde incelenecektir. Bu incelemede, film, insanın doğal hakları, ölüm hakkı, tıbbi ve sosyal modeller bağlamında analiz edilecektir.

Yakalandığı hastalıktan ötürü yatağa mahkûm kalan Ramon, hayata kendi felsefesiyle yaklaşan, insanlardan bağımsız, düşüncesini ifade etmeye çalışan biri. Film boyunca verdiği karardan ötürü kendisini yargılayan, onu anlayamayan insanlara söyledikleriyle hayatından sunduğu kesitlerle muhataplarına duygudaşlık yaptıran Ramon, hayatını anlam üzerine kurmuş; anlamını yitirdiği hayatı ise yaşanmaya değer bulmadığı için ötenazi ile hayatına son vermek istiyordur. Ötenazi kararını insanlara kabul ettirmek hiç de kolay olmayacaktır.

Günümüzde ötenazi isteği, tıp dünyasının en önemli tartışmalarından biridir. Bazı ülkelerde belirlenen şartlar sağlanırsa kişinin ötenazi isteği doktor tarafından gerçekleştirilir. Bu şartlar ise, hastanın ölüm isteğinin bilinçli, özgür ve sürekli olması, sağlık bilim verilerine göre hiçbir iyileşme belirtisinin kalmamış olması, sorumlu hekimin dışında bir hekimin daha aynı görüşte olması gerekmektedir.

Ramon, denize dalış yaparken boynunun kırılması sonucunda yatağa bağımlı bir şekilde hayatını sürdürmektedir ve Ramon içinde bulunduğu durumdan kurtulmak istemektedir. Bunun için ötenazi isteyen Ramon mahkemeden olumlu bir cevap alamaz. Ailesi ve devletin resmi kurumları bu duruma karşı çıkmaktadır. Konuyla alakalı farklı görüşe sahip bir grup insan ise Ramon'u desteklemektedir. Ramon bu grupta ki insanların yardımıyla kimseyi suçlu bırakmayacak şekilde kamera kaydı esnasında zehirli bir kimyasal içerek hayatına son vermektedir.

Ötenazinin insanın bir hakkı olup olmaması tartışması devam etmektedir. İnsan hakları doğal ve yasal haklar olmak üzere ikiye ayrılır. Doğal haklar insanın insan olmasından kaynaklı haklardır. Yasal haklar ise toplum için çıkarılmış yasalarla belirlenen haklardır. Doğal haklar kısıtlanamaz ve engellenemez haklar iken yasal haklar, belirli koşullarla yasa koyucu tarafından kısıtlanabilen, engellenebilen haklardır. Kişinin yaşama hakkı, özgürlük hakkı, mülkiyet hakları onun doğal hakları kapsamına girmektedir. Bu yüzden bireyin kendi hayatına son verme hakkına da sahiptir. Ötenazi isteği sosyal bilimci gözüyle de değerlendirilmelidir.

Bireyin, özgürlük hakkının varlığı bu durumun toplumsal bir boyutu olmadığı anlamına gelmemelidir. Ötenazi işlemi salt tıbbın bir konusu olarak görülmemeli aynı zamanda bu durumun gerçekleşmesinden önceki ve sonraki süreçlerin sosyal bağlamları unutulmamalıdır. Bunun en temel sebepleri arasında konunun dini, ahlaki, psikolojik, sosyolojik boyutlarının olmasıdır. Ötenazi isteğinin, salt tıp gözlüğü ile değil sosyal bilimci gözlüğü ile de irdelenmesi önem arz etmektedir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Severance: Eşref-i Mahluk vs Homo Economicus

  Günümüz modern toplumlarının proletaryası beyaz yakaların iş dünyası, bu dizide rahatsız edici mesajlarla, dram ve kara mizahın lokum tadında birleşmesi sonucu sürükleyici bir şekilde anlatılmıştır. Hatta Apple TV nin en baba dizilerinden biri olan bu yapıtta beyaz yaka çalışanlar kendi iş dünyasından bir şeyler bulmuş olsa gerek ki bu dizi baya tutmuş gözüküyor.  İnsan olmanın en temel özelliklerinden biri, duygu ve hislerimizi özgürce yaşayabilmemizdir. Ancak modern hayatın getirdiği hız ve koşullar bizi bu doğallıktan uzaklaştırarak her adımda orijinal benliğimizi gölgede bırakıp yeni bir kimlik yaratmaya zorluyor. Özellikle bu dönüşümün, iş yeri politikalarının bir parçası haline geldiğini ve zorunlu tutulduğunuzu hayal edin.   Dizi merkezinde bir dram barındırmakla beraber, iş hayatında sürekli duyulan "dışardaki hayatını buraya getirme" lafını severance ile yani ayırma ile kökten çözüldüğü, işverenler için "ideal şirket" ütopyasının gerçekleştiği bir evreni ...

Zebercet: Ne Ölmüştür Ne Sağdır

               "Adım Zebercet. Oysa ben sizinkini bilmiyorum. Gecikmeli Ankara treniyle geldiniz üç gün önce.                  Kaydınızı yapamadım; adınızı söylemediniz. Döneceğinizi biliyorum gittiğiniz köyden,                                    Hacırahmanlı'dan. Bir haftaya kadar dönerim dediniz."           Filmin başlangıcında Zebercet'in bu tiradı aslında bize filmin akışını da özetliyor. Bu adam film/kitap boyunca bu kadının gelmesini bekliyor ve bir süre sonra acı bir şekilde yalnızlığının "farkına varıyor". "Farkına varıyor" fiilini kullandım çünkü bu tür durumlarda sen farkına varana kadar aslında bir sorun yoktur. Ama farkına vardığında acı peşini bırakmayabilir. Mathieu Kassovitz abimizin ölümsüz eseri "La Haine"de anlatılan, bir gökdelenden aşağı dü...

Yazgı: Var Olmayı Reddetmek

                                             "Annem ölmüş bu sabah, belki de dün gece, bilmiyorum"     Albert Camus'un varoluşçuluğu absürtleştirdiği "Yabancı" isimli eserinden uyarlanan bu filmi anlamaktan ziyade sorgulamaya çalışmak önceliğimiz olacaktır.       Yabancı olmak yabancılaşmak kavramı öncelikli olarak Marx ile hayat bulsa da üretim süreçlerinde devrim yaşandığı dönemlerde Taylorizm ve Fordizm gibi işçi-tüketici, işçi-patron ilişkilerini ele alan tüm fikirlerde insanın kendi doğasına yabancılaşması olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada asıl tartışma konusu, suçun topluma yabancılaşan insanda mı yoksa onu topluma yabancılaştıran düzende mi olduğudur. Çünkü birçok filme, kurama, düşünceye konu olan yabancılaşma sürecinde sisteme ayak uyduramayan veya bu sisteme karşı olanların toplumda sosyal dışlanmaya maruz kalac...