Ana içeriğe atla

"Green Street Hooligans" Pete Dunham anısına (R.I.P)


Uzun zamandır yazmak istediğim ama bir türlü motive olamadığım, film tarihinin en kaliteli en delikanlı filmlerinden biri olan Green Street Hooligans filminden bahsetmeye çalışacağım. Öncelikle film hakkında atıp tutmadan bilmemiz gereken bazı şeyler var. Filmin geçtiği İngiltere futbolun ana vatanı olmakla birlikte yüzyıllardır futbolun insanların hayatında olan, insanlar için büyük anlam ifade eden ve sadece spor olarak görülmeyen bir konumda olduğunu bilmek lazım dolayısıyla Türkiye’deki 50-60 yıllık futbol kültürüyle kesinlikle karşılaştırmayın. (adamların 150 yılı profesyonel olmakla beraber 500 yıllık geçmişi var.) Ayrıca futbolla basketbolu, voleybolu falan lütfen karşılaştırmayın. Futbolun kökeninde savaş var, kavga var, din var, mezhep var, ideoloji var yani burada efendilik aramayın. (Yüksek lisans tezimin de konusu olduğundan ve hakkında sayısız makale, kitap okuduğum futbolla ilgili iki kelam edecek hatırım da vardır diye düşünüyorum.) Futbolu sosyolojiye yakıştıramayan ama kimseyi ırgalamayan konular hakkında kimsenin bilmediği kelimeleri kullanarak “entelektüel” olan abi ve ablalarımıza inat bugün futbol ve sosyolojinin nasıl bir bağı olduğunu sizlere “entellik” taslamadan anlatmaya çalışacağım.

Green Street Hooligans filmi İngiltere Premier Ligde mücadele eden Londra şehrinin doğusundaki West Ham takımının ultralarının mücadelesini konu almaktadır. Dikkat ederseniz taraftar veya seyirci ismini kullanmadım çünkü futbol taraftarları kendi içerisinde ayrılmaktadır. Filme konu olan "Ultralar" özellikle Avrupa’da çoğu takımın sahip olduğu bir grup olup şiddet olaylarıyla anılır ve içinde farklı sosyal statülerden insanları barındırır. Mottolarından biri “No face No name” olan bu gruplar kendilerini ifşa etmez, endüstriyel futbola karşı olan tavırlarından dolayı (bknz: Against Modern Football) maçlarda ve günlük hayatlarında takımına ait lisanslı ürünler giymez, en fazla 200 kişiden oluşmakla birlikte aralarına kolay kolay insan da kabul etmezler. (Yani ortada basit bir fanatiklik yok.-, bir takım ideolojik tavırlar mevcut) Bu grupların asıl amacı temsil ettikleri bölgeyi savunmak ve grup itibarlarını yüksek tutmaktır. Filmde “senin ayakkabından su içilir abim benim” diyeceğimiz Pete Dunham ve arkadaşlarının hikayesi ile olaylara dışarıdan dahil olan futbol cahili başrol oyuncusu Matt kardeşimizin (Frodo Baggins) sosyalizasyonun da etkisiyle bu grubun içine nasıl girdiğinden bahsediliyor.

Filmi izleyen veya izleyecek olanlar “ağbi bu adamlar niye dövüşüyor ya” diyebilir ama konumuz şiddeti övmek falan değil “şiddeti anlamak”. Kısaca başlamak gerekirse, 1900’lü yıllara gelindiğinde binlerce takıma sahip olan ve takımların çoğunun fabrika işçileri tarafından kurulduğu ve futbolcuların aynı zamanda fabrika işçisi olduğu İngiltere’de futbol, spor dışında her şey anlamına geliyor. Sanayi devrimi ve kapitalizmin doğuşuyla da alakalı olarak bildiğiniz üzere İngiltere, şehirleşmenin ilk merkezi olmakla birlikte binlerce fabrikanın olduğu her şehrin ve bölgenin kendi futbol takımını kurduğu bir ülke. Şimdi ben bunu niye anlattım? Geçmişte çalışma şartlarından dolayı boktan bir hayatı olan çalışmak ve uyumak dışında zamanı olmayıp boktan bir para karşılığı saatlerce it gibi çalışan insanları düşünün. Demek istediğim, bu kadar boktan hayata sahip olan insanın hayata isyan ettiği, patronlarına olan öfkesini kustuğu az da olsa eğlendiği yüzyıllarca oynanan bir oyuna daha fazla yoğunlaşması her şeyin başlangıcı olmuştur diyebiliriz. Bu yoğunlaşma insanların futbol takımı üzerinden bir kimlik oluşturmasına neden olmuş ve bu kimlikler insanların hem takımlarına hem yaşadıkları bölgeye karşı yoğun bir aidiyet geliştirmesiyle sonuçlanmıştır. Futbolun zamanla daha profesyonel hale gelmesi, liglerin de oluşmasıyla stadyumlar ve taraftarlar da daha organize bir yapıya bürünmüştür. Bu taraftar gruplarına üye olan bazı insanlar futbolun ticarileşmesi ve ruhunun kaybolmaya başlamasıyla “Against Modern Football” mottosuyla “ultras” moduna geçmişlerdir. Taraftar gruplarının oluşumunu tarihsel bilgiler vererek anlattığımıza göre yavaştan filme geçebiliriz.

Filmin girişinde bu ultras abilerimizin rakip takım taraftarlarıyla olan kavgasını gördükten sonra bu abilerin keş, serseri falan olduğunu daha sosyolojik bir tabir kullanacak olursak “düşük sosyal statüye sahip” bireyler olduklarını düşüneceksiniz. Spoiler vermek gibi olmasın ama reis Pete abimiz öğretmen, yoldaşlarından biri olan ve serinin ikinci filminde başrol oynayan Dave abimiz pilot, sonradan holigan Matt ise Harvard’da gazetecilik okuyan bir kardeşimiz. Pete abimizin de dediği gibi "hepimizin bir mesleği vardır ama haftasonu olduğunda bu kimliğimizi geride bırakırız" sözü karşımıza "When weekends comes" mottosuyla çıkmaktadır. Farklı sosyal statülere sahip bu insanları bir araya getiren şey ise futboldan gelen kimlikleri ve kimliklerin getirdiği roller. Şiddeti anlamak dediğim olay burada devreye giriyor. Sade bir şekilde söylemek gerekirse “kimliğe” sahip olan kişi zaten o rolü yerine getirmek zorunda hissediyor çünkü inanılmaz bir aidiyeti var. Filmin bir sahnesinde Pete abimiz ve yanındaki az sayıdaki arkadaşının kendinden daha kalabalık gruptan kaçmayıp kavga etmesinin arkasında yatan da tam olarak bu işte:kimlik. Ayrıca İngiltere'ye geldiğinde futbolla alakası olmayan Matt’in ise Pete ile tanışması hayatının dönüm noktası oluyor diyebiliriz. İçinde bulunduğu ortam, çevresindeki insanlar ve maruz kaldığı olaylar kısa bir deyişle sosyalizasyon süreci bu kardeşimizi de mevzuların aranan ismi konuma getiriyor. Felsefe yapacak olursak "insan, içinde bulunduğu çevrenin yansımasıdır".

Şimdi gelelim ikinci mevzuya, şimdi aklınıza Türkiye’deki gibi içi boş bir fanatizm gelmiş olabilir ama filmde dikkat ederseniz bu grupların kendileri gibi olmayan yani işinde gücünde taraftar dediğimiz insanlara saldırmadığını görebiliriz. Aslında bu biraz şiddetin dönüşümü ve belli kalıplara sığdırılmasıyla alakalı. Yani demek istediğim şiddet biraz da erkekliğin gereği olarak karşımızda ve bir takım kuralları var. Filmden bağımsız konuşacak olursak birbiriyle kavga etmek isteyen grupların bazı zamanlarda eşit sayılarda, eşit koşullarda bağımsız bir mekânda kavga etmek için randevulaşması aslında şiddetin farklı bir boyuta geldiğini, grupların “erkeklik” mücadelesi verdiği bir olaya dönüştüğünü söyleyebiliriz. Futbolun sürekli olarak ataerkillikle anılmasının sebebi de tam olarak bu aslında. Şiddet ve nefret söylemlerinin meşru ve doğal hale geldiği stadyumlar birer arenayı andırırken, futbolcular da gladyatör rolünü üstleniyor gibisinden bir metaforlaştırma girişiminde bulunursak hiç de yanlış olmaz. Savaşın meydanlardan arındırılıp ideoloji, etnik köken ve mezhep temelli futbol takımlarının karşı karşıya geldiği stadyumlara sığdırılması da zaten apayrı bir konu, oraya girersek filmden de uzaklaşırız.

Sonuç olarak İngiliz futbol kültürünü iliklerimize kadar hissettiren bu baş yapıt dikkatli izlediğiniz takdirde bu bahsettiklerimi daha rahat anlamanızı sağlayacaktır. İnsanların maç gününde neler yaptığı, 7’den 70’e insanların yaşadıkları bölgenin futbol takımına karşı hissettikleri aşkı, dostluğu, geride adam bırakmamayı ve en önemlisi bu kültürün rollerinin neler olduğunu anlayabilirsiniz. İzleyenler ne demek istediğimi anlamıştır, izlemeyenler de bu kadar okuduktan sonra merak edip izler diye ümit ediyorum.  

 


 

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Severance: Eşref-i Mahluk vs Homo Economicus

  Günümüz modern toplumlarının proletaryası beyaz yakaların iş dünyası, bu dizide rahatsız edici mesajlarla, dram ve kara mizahın lokum tadında birleşmesi sonucu sürükleyici bir şekilde anlatılmıştır. Hatta Apple TV nin en baba dizilerinden biri olan bu yapıtta beyaz yaka çalışanlar kendi iş dünyasından bir şeyler bulmuş olsa gerek ki bu dizi baya tutmuş gözüküyor.  İnsan olmanın en temel özelliklerinden biri, duygu ve hislerimizi özgürce yaşayabilmemizdir. Ancak modern hayatın getirdiği hız ve koşullar bizi bu doğallıktan uzaklaştırarak her adımda orijinal benliğimizi gölgede bırakıp yeni bir kimlik yaratmaya zorluyor. Özellikle bu dönüşümün, iş yeri politikalarının bir parçası haline geldiğini ve zorunlu tutulduğunuzu hayal edin.   Dizi merkezinde bir dram barındırmakla beraber, iş hayatında sürekli duyulan "dışardaki hayatını buraya getirme" lafını severance ile yani ayırma ile kökten çözüldüğü, işverenler için "ideal şirket" ütopyasının gerçekleştiği bir evreni ...

Zebercet: Ne Ölmüştür Ne Sağdır

               "Adım Zebercet. Oysa ben sizinkini bilmiyorum. Gecikmeli Ankara treniyle geldiniz üç gün önce.                  Kaydınızı yapamadım; adınızı söylemediniz. Döneceğinizi biliyorum gittiğiniz köyden,                                    Hacırahmanlı'dan. Bir haftaya kadar dönerim dediniz."           Filmin başlangıcında Zebercet'in bu tiradı aslında bize filmin akışını da özetliyor. Bu adam film/kitap boyunca bu kadının gelmesini bekliyor ve bir süre sonra acı bir şekilde yalnızlığının "farkına varıyor". "Farkına varıyor" fiilini kullandım çünkü bu tür durumlarda sen farkına varana kadar aslında bir sorun yoktur. Ama farkına vardığında acı peşini bırakmayabilir. Mathieu Kassovitz abimizin ölümsüz eseri "La Haine"de anlatılan, bir gökdelenden aşağı dü...

Yazgı: Var Olmayı Reddetmek

                                             "Annem ölmüş bu sabah, belki de dün gece, bilmiyorum"     Albert Camus'un varoluşçuluğu absürtleştirdiği "Yabancı" isimli eserinden uyarlanan bu filmi anlamaktan ziyade sorgulamaya çalışmak önceliğimiz olacaktır.       Yabancı olmak yabancılaşmak kavramı öncelikli olarak Marx ile hayat bulsa da üretim süreçlerinde devrim yaşandığı dönemlerde Taylorizm ve Fordizm gibi işçi-tüketici, işçi-patron ilişkilerini ele alan tüm fikirlerde insanın kendi doğasına yabancılaşması olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada asıl tartışma konusu, suçun topluma yabancılaşan insanda mı yoksa onu topluma yabancılaştıran düzende mi olduğudur. Çünkü birçok filme, kurama, düşünceye konu olan yabancılaşma sürecinde sisteme ayak uyduramayan veya bu sisteme karşı olanların toplumda sosyal dışlanmaya maruz kalac...