Ana içeriğe atla

Her Şey Çok Güzel Olacak


 

        Öncelikle yazıya başlamadan önce iki tavsiye versem yeridir; mümkünse hava kararınca evde veya odaklanabildiğin herhangi bir yerde okuman ve okurken de vinly obscura'dan yaka parçasını açman. Neden olduğunu müzik çalmaya başlayınca daha net kavrarsın.

        Cem Yılmaz ve Mazhar Alanson'un oynadığı bu kaliteli bir film, TedX soytarılarının popülist başarı hikayelerine karşın bir başarısızlık hikayesi. Bu filmde Altan, barı açamayacak, Ayla onu aldatacak, babası da vefat edecek. Bu filmi neden seviyorum biliyor musun? "Yeni nesil başarı hikayesi" tayfanın gençlere yüklediği, mutlak başarı ilkesinin, kaybetme korkusunun ve çoğu zırvadan ibaret kişisel gelişim boklarının ne kadar saçma olduğu ve kaybetmenin dünyanın sonu olmadığını dolaylı veya doğrudan bize gösterdiği için. Çünkü bu hayat, başarmak ve kaybetmekten korkmak üzerine kurulu bir paranoyadan daha değerli...

        Peki kendi hayatımızda kaybetmek korktuğumuz neler var? (birinin vefatı dışında) Kendi açımdan düşünürsem üniversitede kaybetmekten korkup kaybettiğim her şeyin beni güçlü kıldığını ve şu an "müthiş" bir ilişkim olmasına vesile olduğunu düşünüyorum. 

        Filme dönecek olursak sevdiği kadın için her yolu deneyip kolay yoldan para kazanmayı amaçlayan Altan, bu uğurda her şeyi göze almakta, abisini bile kandırmaktadır. Kandırırken de onların da bu işten karlı çıktığını sürekli vurgulamakta. Burada asıl soru Altan kendinin farkında mı? Bir yalanı yaşadığını biliyor mu yoksa kendini bu yalanlara inandırarak artık gerçek olduğunu mu sanıyor?  Bilemiyorum... Filmde hayat amacı, vazgeçilmezi Ayla olan Altan, onu kaybetmemek için verdiği onca mücadeleden sonra Ayla'nın onu aldatmasıyla yıkılsa da filmin sonunda hayatına devam ettiği hatta yeni planlar bile yaptığını görüyoruz. 

"Sen ki hala kendi yollarında kaybolansın" bu söz Altan'ı anlatmakla kalmıyor aslında beni veya seni de çok iyi anlatıyor. Hayat, bizi kendi yollarımızda bile bilinmezliklere sürükleyerek yaşamı grileştiriyor. Biz de sadece bize biçileni oynuyor, bunun dışına çıktığımızda sosyal dışlanmaya veya fetiş haline gelen "kaybettirme, başarısızlıktan beslenme"ye maruz kalabiliriz çağ dışı, düzen fahişesi mutantlar tarafından. Evet, tarafından...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Severance: Eşref-i Mahluk vs Homo Economicus

  Günümüz modern toplumlarının proletaryası beyaz yakaların iş dünyası, bu dizide rahatsız edici mesajlarla, dram ve kara mizahın lokum tadında birleşmesi sonucu sürükleyici bir şekilde anlatılmıştır. Hatta Apple TV nin en baba dizilerinden biri olan bu yapıtta beyaz yaka çalışanlar kendi iş dünyasından bir şeyler bulmuş olsa gerek ki bu dizi baya tutmuş gözüküyor.  İnsan olmanın en temel özelliklerinden biri, duygu ve hislerimizi özgürce yaşayabilmemizdir. Ancak modern hayatın getirdiği hız ve koşullar bizi bu doğallıktan uzaklaştırarak her adımda orijinal benliğimizi gölgede bırakıp yeni bir kimlik yaratmaya zorluyor. Özellikle bu dönüşümün, iş yeri politikalarının bir parçası haline geldiğini ve zorunlu tutulduğunuzu hayal edin.   Dizi merkezinde bir dram barındırmakla beraber, iş hayatında sürekli duyulan "dışardaki hayatını buraya getirme" lafını severance ile yani ayırma ile kökten çözüldüğü, işverenler için "ideal şirket" ütopyasının gerçekleştiği bir evreni ...

Zebercet: Ne Ölmüştür Ne Sağdır

               "Adım Zebercet. Oysa ben sizinkini bilmiyorum. Gecikmeli Ankara treniyle geldiniz üç gün önce.                  Kaydınızı yapamadım; adınızı söylemediniz. Döneceğinizi biliyorum gittiğiniz köyden,                                    Hacırahmanlı'dan. Bir haftaya kadar dönerim dediniz."           Filmin başlangıcında Zebercet'in bu tiradı aslında bize filmin akışını da özetliyor. Bu adam film/kitap boyunca bu kadının gelmesini bekliyor ve bir süre sonra acı bir şekilde yalnızlığının "farkına varıyor". "Farkına varıyor" fiilini kullandım çünkü bu tür durumlarda sen farkına varana kadar aslında bir sorun yoktur. Ama farkına vardığında acı peşini bırakmayabilir. Mathieu Kassovitz abimizin ölümsüz eseri "La Haine"de anlatılan, bir gökdelenden aşağı dü...

Yazgı: Var Olmayı Reddetmek

                                             "Annem ölmüş bu sabah, belki de dün gece, bilmiyorum"     Albert Camus'un varoluşçuluğu absürtleştirdiği "Yabancı" isimli eserinden uyarlanan bu filmi anlamaktan ziyade sorgulamaya çalışmak önceliğimiz olacaktır.       Yabancı olmak yabancılaşmak kavramı öncelikli olarak Marx ile hayat bulsa da üretim süreçlerinde devrim yaşandığı dönemlerde Taylorizm ve Fordizm gibi işçi-tüketici, işçi-patron ilişkilerini ele alan tüm fikirlerde insanın kendi doğasına yabancılaşması olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada asıl tartışma konusu, suçun topluma yabancılaşan insanda mı yoksa onu topluma yabancılaştıran düzende mi olduğudur. Çünkü birçok filme, kurama, düşünceye konu olan yabancılaşma sürecinde sisteme ayak uyduramayan veya bu sisteme karşı olanların toplumda sosyal dışlanmaya maruz kalac...