Ana içeriğe atla

un homme qui dort

 

"Uyuyan adam" 

Her şeyden önce bu, Fransız sinemasının varoluşsal yansımasıyla kaynaşması meselesidir. Konu, hızla çılgınlığa dönüşen ve yavaş yavaş aşırı düşünce tarzlarına doğru ilerleyen bu felsefi meditasyonun mantığını takip ediyor. İzleyiciyi filmde üç şey bekliyor: bir anlatıcı, bir karakter ve Paris.

İzlemeden önce aklıma sıradan bir hayatı olan ve bundan çıkamayan bir adam profili canlanmıştı. Filmi izlerken detaylı bir şekilde "kendimizi ve geneli merkeze alıp dışarıda kalanları ötekileştirmenin" mantıklı olup olmadığını düşündüm. Kime sorsam herkes "renkler ve zevkler" tartışılmaz der ancak sadece bu tartışılır ve insanlar Gofman'ın deyişiyle "damgalanır". Ancak bir yandan da düşündüğümde karakterin kendi dünyasından baktığımızda belki de uyuyan adamın diğerleri olduğunu ve onun bilinçli bir şekilde kendini toplumdan soyutladığını da görebiliriz. Bence bu filmde ikinci dediğim daha ağır basıyor.

George Perec aslında uyuyan adama yani kendine kendini anlatıyor gibi bir izlenim bıraksa da insanın toplumsal baskı altında ezilmesini anlatmaktadır. Yaptığı her hareketin her eylemin birileri tarafından önceden belirlendiğini düşünen uyuyan adam bize  Spinoza'nın özgür iradeyi anlatırken söylediği "Havaya atılan bir taşın eğer bilinci olsaydı yere kendi isteğiyle düştüğünü sanardı" sözünü hatırlatmaktadır. Ama o, işin seviyesini daha da artırarak nasıl konuşacağımız, nasıl öleceğimiz hatta hangi mesleği seçeceğimize kadar her eylemin önceden belirlendiğini düşünmektedir. Bu derin düşünceler uyuyan adamı sosyal intihara, kendini dış dünyadan soyutlamaya iter.

George Perec'in hayatın keşmekeşliğini, toplumu, sessizliği, sıradanlığı ve yalnız yaşayan bir adamın beyin hücrelerini ince ince işleyerek yazıya döktüğü bu kitabı okurken ve filmi izlerken eylül 2018'de bir dostuyla sakarya caddesinde uykulu gözlerle son birasını içip kafası güzel bir şekilde hayatı sorgulayarak herhangi bir yere yürüyen herhangi bir yere gitmek isteyen ama hiçbir yere dönmek istemeyen biri geldi aklıma. Bir türlü düşüncelerini kontrol edemeyen iki güne bir kaygı krizi geçiren ama bunu kimseyle paylaşmayan biri. Filmde karakterin her eylemini anlatan ses bazen "kendimi dışarıdan bir gözle izlersem neler söylerdim" düşüncesini aklıma getiriyor ve yazarın filmde kendi kendini anlattığı kanısı bende daha da güçleniyor.

Ana karakter aslında tanıdık biri, Camus'un yabancısı, Samuel Beckett'in sadece cümle kurarak hayatta kalan sıradışı karakterleri ve Zeki Demirkubuz'un yazgısında Musa...

hiçbir şey istememek,

bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek,

başı boş gezip, uyumak,

kalabalıkların, sokakların seni sürüklemesine müsaade etmek,

arzulamamak, alınmamak ya da isyan etmemek...

**bu filmi bir şarkıyla editlesem Kent Orman Müdavimleri şarkısını seçerdim.**

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Severance: Eşref-i Mahluk vs Homo Economicus

  Günümüz modern toplumlarının proletaryası beyaz yakaların iş dünyası, bu dizide rahatsız edici mesajlarla, dram ve kara mizahın lokum tadında birleşmesi sonucu sürükleyici bir şekilde anlatılmıştır. Hatta Apple TV nin en baba dizilerinden biri olan bu yapıtta beyaz yaka çalışanlar kendi iş dünyasından bir şeyler bulmuş olsa gerek ki bu dizi baya tutmuş gözüküyor.  İnsan olmanın en temel özelliklerinden biri, duygu ve hislerimizi özgürce yaşayabilmemizdir. Ancak modern hayatın getirdiği hız ve koşullar bizi bu doğallıktan uzaklaştırarak her adımda orijinal benliğimizi gölgede bırakıp yeni bir kimlik yaratmaya zorluyor. Özellikle bu dönüşümün, iş yeri politikalarının bir parçası haline geldiğini ve zorunlu tutulduğunuzu hayal edin.   Dizi merkezinde bir dram barındırmakla beraber, iş hayatında sürekli duyulan "dışardaki hayatını buraya getirme" lafını severance ile yani ayırma ile kökten çözüldüğü, işverenler için "ideal şirket" ütopyasının gerçekleştiği bir evreni ...

Zebercet: Ne Ölmüştür Ne Sağdır

               "Adım Zebercet. Oysa ben sizinkini bilmiyorum. Gecikmeli Ankara treniyle geldiniz üç gün önce.                  Kaydınızı yapamadım; adınızı söylemediniz. Döneceğinizi biliyorum gittiğiniz köyden,                                    Hacırahmanlı'dan. Bir haftaya kadar dönerim dediniz."           Filmin başlangıcında Zebercet'in bu tiradı aslında bize filmin akışını da özetliyor. Bu adam film/kitap boyunca bu kadının gelmesini bekliyor ve bir süre sonra acı bir şekilde yalnızlığının "farkına varıyor". "Farkına varıyor" fiilini kullandım çünkü bu tür durumlarda sen farkına varana kadar aslında bir sorun yoktur. Ama farkına vardığında acı peşini bırakmayabilir. Mathieu Kassovitz abimizin ölümsüz eseri "La Haine"de anlatılan, bir gökdelenden aşağı dü...

Yazgı: Var Olmayı Reddetmek

                                             "Annem ölmüş bu sabah, belki de dün gece, bilmiyorum"     Albert Camus'un varoluşçuluğu absürtleştirdiği "Yabancı" isimli eserinden uyarlanan bu filmi anlamaktan ziyade sorgulamaya çalışmak önceliğimiz olacaktır.       Yabancı olmak yabancılaşmak kavramı öncelikli olarak Marx ile hayat bulsa da üretim süreçlerinde devrim yaşandığı dönemlerde Taylorizm ve Fordizm gibi işçi-tüketici, işçi-patron ilişkilerini ele alan tüm fikirlerde insanın kendi doğasına yabancılaşması olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada asıl tartışma konusu, suçun topluma yabancılaşan insanda mı yoksa onu topluma yabancılaştıran düzende mi olduğudur. Çünkü birçok filme, kurama, düşünceye konu olan yabancılaşma sürecinde sisteme ayak uyduramayan veya bu sisteme karşı olanların toplumda sosyal dışlanmaya maruz kalac...