The Seventh Seal (Yedinci Mühür)
"Ve kuzu yedinci mührü açınca göğü bir sessizlik bürüdü. Bu yarım saat kadar sürdü ve yedi melek ellerindeki yedi borazanı çalmaya hazırlandı. Altın bir buhurdan taşıyan başka bir melek gelip sunağın önünde durdu. Tahtın önündeki altın sunakta bütün kutsalların dualarıyla birlikte sunmak üzere kendisine çok miktarda buhur verildi. Kutsalların dualarıyla buhurun dumanı, Tanrı'nın önünde meleğin elinden yükseldi. Melek buhurdanı aldı, sunağın ateşiyle doldurup yeryüzüne attı. Gök gürlemeleri, uğultular işitildi, şimşekler çaktı, yer sarsıldı."
Sırayla açılan bu mühürlerin en sonuncusu yani yedincisi açıldığında ise büyük depremler olacak ve gökten kocaman taşlar yağacağı söyleniyor. Mühürleri açan kuzu ise saflığı ve temizliği ifade eder. İnanca göre kötülüğü ve dünyanın sonunu getirecek olan kuzudur (Hz.İsa). Filmin ana teması olan varoluşçuluğa kısaca bakacak olursak;
"Varoluş, bireyin başlangıcına ve sonluluğuna dair bilincidir. Varoluşun özünde bir kurtçuk gibi yer alan ölümle yüzleşme sebebiyle yaşanan anksiyete hissi, bireyin öz-farkındalık karşılığında ödediği bir bedeldir. Ölümle yüzleşme, hayatı zenginleştirecek bir potansiyel de taşır. Varoluşun farkında olmak için gerekli değişim, yalnızca umarak ya da dileyerek yapılamaz; kalıcı dönüşüm deneyimleri gerektirir. Yalom’a göre, bireyin gerçekçi duygusal tepki aşamalarından geçmesini gerektiren bu deneyimler, uyanma deneyimleridir."
Filme başlamadan önce şunu söylemeliyim ki özellikle bu tarz filmlerde dönemin zihniyetini bilmeden izlemek size bir anlam ifade etmeyecektir. Orta Çağ Avrupası'nın nasıl bir bok çukuru olduğunu filmde gözlemleyebiliyorsunuz. Kısaca bahsedecek olursak Orta Çağ diye adlandırılan dönem Hunlar'ın Batıya göç ederek diğer kavimleri göçe zorlamasıyla başlayan Kavimler Göçü ile bazı kaynaklarda İstanbul'un fethi bazılarında ise Amerika kıtasının fethi arasındaki zamanı kapsamaktadır. (Amerika'nın fethi diyorum çünkü Amerika bir ampül gibi bir keşif değil hali hazırda bir medeniyete sahip olan toprak parçası ama biz tarihi her zaman batı merkezli okuduğumuz için böyle hatalara düşebiliyoruz. Eee sonuçta İstanbul'un keşfi demiyoruz çünkü orada da Amerika'daki gibi insanlar yaşıyordu.) Peki neler olmuştur bu dönemde? Bu dönem aslında günümüz orta doğusundan çok da farklı değildir. Bu dönemde Doğu'da bilim ve felsefe yükselirken Batı'da Kilise ülkeleri kendi çıkarlarına göre yönetmekte işine gelmeyen kişileri ise ortadan kaldırmaktadır. Halk zırcahil bir biçimde serfliğini yapıp sorgusuz bir şekilde rahibi ve lordunu doyurmaktadır. Lord demişken gözünüzde asil biri canlanmasın. Avrupa'da feodalitenin hakim olduğu bu dönemde tabiri caizse Adana'nın Kürkçüler Köyü'nün ağasının mafyacılık oynamasıyla benzer bir durumdur. Avrupa'nın ufak bir köyündeki lordun "kiliseye" tapmasıyla günümüz ağaların tarikat liderlerine tapmasıyla benzer bir durumdur. Tabi surların arkasındaki bu mafyacılık topların gelişip surların yıkılmasıyla son bulmuştur.
Orta Çağ'ın en önemli olayları ise "Haçlı Seferleridir" diyebiliriz. Hepimizin az çok bildiği bu olaylarda dinin toplum üzerindeki etkisinin ne kadar fazla olduğunu görmüşsünüzdür. Hatta filmde bile din adamlarının kitle üzerinde nasıl bir hegemonya oluşturduğunu bazı sahnelerde görüyoruz. Hegemonya demişken Gramsci'yi anmadan geçmek istemem. Gramsci ağaya göre hegemonya eğer kitle rıza göstermezse bir şey ifade etmez. Haçlı seferlerine dönecek olursak milyonlarca insan Avrupa'dan yürüyerek Anadolu ve Orta Doğu coğrafyasına gelmiş ve büyük çoğunluğu bu topraklarda ve bu topraklara gelirken ölmüştür. Filmde de Haçlı seferlerinden dönen ve savaştan bıkmış şövalye ve silahtarı dönüş yolunda vebanın kasıp kavurduğu Avrupa'da evlerine ulaşmaya çalışmaktadır. Filmin başında Ölüm ile karşılaşan şövalye canını ortaya koyacağı bir satranç maçı yapmaya karar verir. Şövalye beden ve ruh arasında bir soru işaretine sahiptir bu da aslında felsefede dualizme işaret eder. Yani zıtlıkların aynı ayna iç içe var olması; ying yang, ak kara, günah sevap vb.
Filmde Şövalye aslında her insanın hayatının bir döneminde yaptığı veya henüz yapmadığı ama mutlaka yapacağı bir şeyi yapmaktadır: Tanrı'yı ulaşmaya çalışmakta ve varlığını sorgulamaktadır. Ortaçağda ne için mücadele verdiğini bilmeden 10 sene her türlü zorluğu, hastalığı, işkenceyi, acıyı tatmış ; döndüğünde kendisini haçlı seferine çıkmak için ikna eden hocasının hırsız ve tacizci olduğunu gören bir hayal kırıklığı abidesi olarak “şövalye”, inanç-yaşam-yaratıcı konusunda çok derin paradokslara girmiş, tanrı var mıdır/yok mudur ikilemini müthiş bir acıyla sorgulamış ve reel dayanak olmadan Tanrı'ya inanmayacak daha doğrusu net bir yargıya varamayacağını düşünmüştür. Şövalye, ölümün kaçınılmazlığı ve hiçliğin yani meşhur filozof Sikkofield'ın deyimiyle Tanrı olmadan hayatın bir anlamanın olmayacağı yönündeki görüşü sebebiyle Tanrı'ya ulaşmaya çalışır. "Zaten gerçeği arama duygusu insanın en önemli sınavı daha doğru ifadeyle en temel dürtüsüdür." Hatta Ölüm'den bu konuda bilgi ister, şeytanla işbirliği yaptığı düşünülen "cadıya" da Tanrı'yı en iyi onun bildiğini düşündüğü şeytanı sorar. Bizim şövalye bilgiyle ulaşılamayacak bir varlığa ulaşmaya çalışırken bir türlü pozitivizmden sıyrılamadığı için imana gelememektedir. Burada en büyük soru inanmak mı bilmek mi? Şahsen ben bilebildiğim bir şeye inanmazdım. İnsanlar ne yazık ki bunun ayrımına varamamakta, bazı insanlar da Tanrı'yı insan sanmaktadır.
Yorumlar
Yorum Gönder