Filmi izlerken kendimi Türkçe sözlü rap müzik tarihinin baş yapıtlarından olan "Hayalet Islığı" albümünde buldum. Albümde yer alan konu başlıklarından Mevsim Olmayan Mekanlar serisinin ilk şarkısı aslında filmde Şevket Altuğ ve Foto Mahir arasında geçen konuşmadan oluşmaktadır;
-Çevirme, hani şey için çevirme
Ben fotoğrafta yüze bakamam
+Niye?
-Anlatırım ama dalga geçmek yok
Kimseye söylemeyeceksin
Söz mü?
+Söz
-Ben fotoğraflarda ölümü görüyorum
+Ne?!
-Ölümü görüyorum
+Hangi ölümü?
-Fotoğrafını çekeceğim kişi hemen ölecekse, görüyorum
+Hadi lan, saçmalama
-Bak sen de inanmadın
+Doktorlar da inanmadı ama öyle
-Üç yıl evvel bir adamın fotoğrafını çektim
+Tam sayfa basarken birden ürperdim
-İçimden bir ses bu adam ölecek dedi
Tabii ki bildim
Adam kapıdan çıkarken kalp krizi geçirdi
Oracıkta öldü
Artık yaşayan hiç bir kimsenin fotoğrafına bakamıyorum.
Fight Club, Shutter Island gibi kült filmlerin atası görünümlü bu film, geleneksel Türk gölge oyunu Karagöz ve Hacivat'ı akıllara getiren, Sassure, Barthes gibi ağaların öncülüğünü yaptığı göstergebilimsel algı yani insan algısına ulaşan ve anlam taşıyan her şeyi gördüğümüz ve tasavvufla sentezlenen fantastik bir denemedir. Filmin ana karakterlerinden Mahmut ve Abidin hayatlarında neyin gerçek neyin hayal ürünü olduğunu kestiremediği gibi dışarıda gerçek bir hayat mücadelesi vermektedir. Bu iki karakter pek de iç açıcı olmayan bir geçmişe sahip ve ikisi de zıt karakterde. Biri yetiştirme yurdunda büyümüş ve yaşadığı travma sonrası oradan kaçmış, içine kapanık dürüst biriyken diğeri ailevi bir travma sonrası evi terkeden hırsız, yalancı ve çapkın. Filmin akışını güçlü tutan da aslında bu karakterler arasındaki zıtlıklar.
Filmde öne çıkan diğer bir yön ise modern-geleneksel çatışmasıdır. Bunu filmde sahne sanatları-kabaredeki hızlı değişimlerde ve Abidin karakterinin ‘bizim türümüzde komik kalmadı artık, altın değerindeyiz biz.’ sözleriyle görmekteyiz. Ayrıca bu filmin bir diğer yönü tasavvufi bir anlam taşımasıdır. Bu iki adam pavyonda çalıştıkları bir gün bir hanımefendi konsomatris olarak pavyona getirilir ama sağır ve dilsiz olduğu sonradan anlaşılır. Tabi bunu öğrenen pavyon sahibi kızcağızı dışarıya attırır. Mahmut kıza yardım etmek isterken Abidin istemez ama günün sonunda o meşhur motorlarına binip bu evsiz kızı evlerine götürürler. Kız cebinden fotoğrafı çıkararak annesini aradığını anlatmaya çalışır ve Mahmut sayesinde annesine hapishanede ulaşır ve annesi de sağır ve dilsizdir. Tabi zamanla bu hanımefendinin varlığı iki arkadaşın arasını açmaya başlar. Hatta ortaklıklarını bitirir ve Abidin kendine yeni bir ekür bulur ama mutsuzdur. O kadar mutsuzdur ki intihara sürüklenir, Mahmut'un onu kurtarmasıyla tekrardan barışırlar. Ertesi gün uyanırlar ve kocaman bir "hadibuyur" diyecekleri olayı yaşarlar. Kumru'yu bulamazlar, hapishaneye giderler, pavyona giderler ama Kumru yoktur, Kumru hiçbir zaman var olmamıştır. Filmin tasavvufla alakasına dönecek olursak Mahmut ve Abidin'in manevi yolculuğuna rehber olan Kumru, onlara nereye gitmesi, kimle tanışması, ne yapması veya yapmaması konusunda yol göstermektedir. Kısaca kendilerini bulma yolunda bir içsel yolculuk aracı olan Kumru karakteri ilahi bir gücü temsil etmektedir.
Filmin adı üstünde bir gölge oyunu kıvamında akıp gitmektedir. Kumru gerçek olmamakla birlikte Mahmut ve Abidin de tek kişidir aslında. Tasavvufun temelini oluşturan vahdet-i vücud anlayışı yani her şeyin Allah'ın bir yansıması olduğu dolayısıyla Yunus Emre'nin de dediği gibi "Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm" sözü aslında herkesin yaradılış sebebiyle zıtlıkları içerisinde barındırabileceği bir düşünceye kaymaktadır. Dolayısıyla bu zıt özelliklere sahip iki arkadaş aslında tek bir kişinin anlam bulma çabasını içermektedir.
Yazıyı Tolstoy'un meşhur sözüyle bitirmek istiyorum.
“Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.”
Yorumlar
Yorum Gönder